Savruk Bir Otobiyografi

Almanya’da lokanta sahibi bir babanın ve annenin çocuğu olarak doğmuşum. Doğduğumda bana imrenen yakınlarım olmuştur belki, bilemem. Almanya’da doğdu. Daha modern ve güzel bir ülkede zengin imkanlarla yetişecek diyen yakınlarım olmuş mudur? Olsa da çok önemi yok bunun. Çünkü orada kalmamışım. Anne ve babam ayrılınca annem kucaklamış biri 2 biri 4 yaşında iki çocuğunu düşmüş Türkiye yollarına.

İzmir, her zaman gavurdur ya hani. Gavurluğu modernliğindendir, barbar olmamasındandır. Boşanmış bir kadına sıradan bir olayın kahramanı gözüyle bakılacağını umabilirsiniz ama bundan 30 yıl öncesine uzanın. Hayır, boşanmış olduğunu duyan erkekler, yavaş yavaş yanaşmaya başlamışlar. İstememiş annem. İki çocuğum var olacaksa evlilikle olur, demiş. Demiş de kim yanaşır dul bir kadını iki bebesiyle almaya. Olmamış işte.
Belli ki kaderin anneme başka planları varmış. Babadan kalma üç odalı bahçeli evde kıt kanaat Almanya’dan getirdiği parayla geçinmeye çalışırken konfeksiyonda işe girmesi konusunda yönlendiriliyor mahallesindeki kadınlar tarafından. Onların da zaten bir kısmı orada çalışmaktadır. Ortaokulu bitirmiş, liseyi okumak istemesine rağmen okutulmamış ve pek erken evlenmiş bir kadın bu nitelikleriyle öğretmen olacak, doktor olacak değil ya, elbette konfeksiyona girmiş.

Konfeksiyon Doğudan gelip iş tutturmaya çalışanların, hayatta ben de varım diyenlerin ilk basamağı belki de. Bilmiyorum. Bayanlar kadar erkekler de var. Üvey babam Mahmut da orada çalışıyor. Mardinli. Eşi ölmüş 4 erkek çocukla bir başına kalmış. Kim ne etsin 4 çocuklu Mahmut’u. Hem de konfeksiyon işçisi. Aldığı para belli. Öldürmez de oldurmaz da demişler ya. Tam da öyle. Bir sigara molasında göz göze gelmişler annemle Mahmut. Sonra bir başka sigara molası, öğle yemeğinde aynı büfeden alınan döneri aynı kuytuda yemeler… derken Mahmut anneme evlenme teklifi etmiş. Aralarında 6 yaş fark var. Annem 6 yaş büyük Mahmut’tan. Belki de çocukları için yaşı büyük, tecrübeli bir kadının daha iyi bir seçim olduğunu düşünmüştür. Belki de gerçekten sevmiştir. Kimbilir olgun kadınlardan hoşlanıyordu belki de… Bu belkiler uzar gider. Konuşmadık ki bilelim.
Biz 2 çocuk Mahmut’un da 4 çocuğu aynı evde 6 çocuk anneme bakar olmuş. Annemin Almanya’daki birikimi üzerine Mahmut oturduğu evi de satıp bakkal mı dersiniz mini market mi dersiniz öyle bir yer açmış. Annem artık evde. 6 çocukla kreş görevlisine evrilen kadın nasıl çalışsın?
Ancak bakmışlar ki olmuyor ben 4 yaşıma ağabeyim 6 yaşına gelince tası tarağı toplayıp İstanbul’a gelmişler. Ağabeyimin İstanbul’a gelişimizden bir yıl sonra Almanya’ya gittiğini hatırlıyorum. Babam, boşandıktan sonra Almanya’da kalmış, yaşının yettiğini düşündüğünde de onu yanına almış. Bölük pörçük görüşmeler arasında elbette ki sıkı bir ailevi ilişki geliştiremedik ağabeyimle. O da oldukça soğuk biri olmuştu yıllar sonra gördüğümde. Ağabeyim Mert’e dair en belirgin hatıram bahçede erik ağacının gövdesine çiziktirmeye çalıştığımız kalpler ve o dönemde çok meşhur çizgili pijama takımıyla evde mutfakla salon arasında koşturması… Hafızamı ne kadar zorlarsam zorlayayım devamı yok.

Ben 6 yaşıma geldiğimde ise artık yavaş yavaş kimliğim ortaya çıkmaya başlıyor… Hikayem aslında bundan sonra başlıyor….

6 yaşımda İstanbul’un dış semtlerinden birinde bahçesiz 3 odalı bir apartman dairesine tıkılmış ben bundan rahatsızlık duymuyorum bile. Zaman zaman misafirliğe gelen teyzelerin “Bu çocukcağız da pek terbiyeli canım, bu apartman dairesine tıkılmış” sözlerinden dolayı “tıkılmış” gibi olumsuzluk içeren bir sözcüğü kullanıyorum. Ben hayatımın her safhasında olduğu gibi 6 yaşımda da kendi kendimi eğlendirmesini biliyorum.

Evde yalnız kalmam için henüz yaşım çok erken. Üvey ağabeylerimin gaziantep escort hepsinin dışarılarda top peşinde koşturdukları ve topçu olma hayali kurdukları zamanlarda ben de, bizden olmayan insanların diliyle söylersek, iyi bir top olma kariyerinde ilerliyordum. Annemin gardırobu karşısında geçirdiğim saatler boyunca hangi kıyafetleri kendime uydurabilirimin provasını çoktan bitirmişim. Artık bakar bakmaz şunu giyeceğim diyorum. Sonra takı kutusunun önünde duruyorum ama hayalkırıklığı yaşıyorum. Bir kadının takı koleksiyonu bu kadar mı az olur, ojesi, ruju…

Hazırlıklarımı tamamlayınca eteklerimi savura savura şarkı söylemeye ve dans etmeye başlıyorum. Annem kızdığından mı acıdığından mı bilinmez telaş içinde yanıma gelip kaç sefer üstümü çıkarıyor. “Bir daha asla görmeyeceğim Cenk, asla oğlum, sen erkeksin, bunlar kadın kıyafetleri. Asla” diyor. Kim benim içimdeki kıza engel olabilir ki. Ağlıyor annem, başka bir adamın çocuklarına da annelik etmek zorunda olduğu için mi, bir oğlu yaban ellerde ondan habersiz yaşadığı için mi, haşin bir kocanın elinde zaman zaman dayağa maruz kaldığı için mi bilmiyorum. Ağlıyor. Onu sık sık ağlarken göreceğim ileride de. Acılar ona hayat denen yolculukta rahat nefes aldırmıyor. Bazen pes edişlerine tanıklık edeceğim. Destek olmak istediğim zamanlar olacak. Herkese boş verebilirsiniz ama söz konusu annenizse asla. “Tamam anneciğim” diyorum söylediğimin yalan olduğunu bile bile . Bir saat sonra yine içimden “Ben kızım ki” sesi yükseliyor.

“Neden gelmedin lan maça, seni de bir gün görsek top peşinde.” Ter su içinde ve nefes nefese eve doluşmuş dört çocuktan babasına en çok benzettiğim Baran bu. “Ben kızım ki” diyorum içimden. Yüzümdeyse hayatımın tamamında maske olarak kullanacağım o hüzünlü sırıtış… Ben mutluyum böyle. O zamanlar gerçekten mutlu muydum bilmiyorum ama yıllar sonra yaptığım hiçbir şey için pişmanlık duymadım ve “Ben buyum” dedim kendi kendime. Kabul edin ya da etmeyin. Dünyanıza almak isterseniz benim için sorun yok, almak istemezseniz çok meraklısı değilim. Herkesin kendine göre bir çevresi olacak zaten. İşte benim çevrem de bu. Nasıl ki vitrine konmuş elbiseleri herkes aynı oranda beğenmiyor ve hepsine aynı oranda herkes talip olmuyor; insan ilişkileri de öyle.

Bir başka gün benzer sahne… Dolap karşısında saten kırmızı bir gecelik buluyorum elbise niyetine giyip. Başörtüsünü bant gibi başıma sarıp saçaklarını aşağıya bırakıyorum ki savurabileceğim saçlarım olsun. Koltuğun üzerine çıkmış. “Yine yeşillendi fındık dalları, tekrar yeşillendi fındık dalları, bir daha yeşillendi fındık dalları” diye sözleri olan Yonca Evcimik’in stiliyle söylediğim şarkının bir yerinde kapı köşesine yaslanmış beni seyreden üvey babam Mahmut ile göz göze geliyoruz. Sırıtmaya, gülümseyerek yaptığım “şey”e onay almaya çalışıyorum adeta. Put gibi. Gülümseme yok. Şaşkın mı, kızgın mı belli değil. Sonra annemi çağırıyor, halimi soruyor. Annem açıklamaya çalışırken gözlerimin önünde annemin yüzüne inen tokatla kucağına koşuyorum. Benim yüzümden tokatlanan annem ağlamıyor bile. Kolumdan tuttuğu gibi içeri yatak odasına götürüyor. Boğuk bir sesle “Demedim mi ben sana bir daha olmasın diye. Neden söz dinlemiyorsun Cenk. Sen erkeksin. Bak elin adamına rezil ediyorsun bizi. Sen erkeksin. Bak onun oğullarına. Hep sokaktalar. Sen hep dizimin dibindesin. Hem de bu kıyafetleri giyiyorsun. Neden? Neden oğlum?” Ağlamıyor annem. Tokat yemiş olmasına rağmen hem de. Oysa Mahmut beni bu halde görmeden o ilk yakalanışta nasıl da ağlamıştı. Öpüyorum. “Ben kız olacağım” diyorum. “Nasıl söz o?” diyor çatıyor kaşlarını. Annem hiç vurmadı bana. Ne 6 yaşında ne benim sonraki hallerimi belki hissettiğinde de. Hiçbir zaman. Annem ana gibi anaydı. Beni ne olursam olayım kabullenmeye hazır da olsa yine de normlara çekmeye uğraşan, bunu da aslında acı çekmemem için yapmaya çalışan bir ana.

Sonraki gün ilk defa Mahmut ile kahvaltı sonrasında yalnız kalıyoruz. “Hazırlan” diyor sert ve tok sesiyle. Hazırlan, gidiyoruz…
Mahmut ve ben yola koyuluyoruz. Gideceğimiz yer uzak değil, geldiğimizde anlıyorum. Üvey babamın İstanbul’a geldiğimizde memleketteki yakınlarından borç alıp açtığı nalbur dükkanındayız. Nalbur dükkanı sandığımdan daha eğlenceli. İnsanlar geliyor gidiyor. Gelenlerin çok büyük bir yüzdesi erkekler. O zamanlar erkekleri keşfetmek için yaşım henüz çok erken. Yine de onları oraletimi içerken dinlemek hoşuma gidiyor. Oralet içmediğim zamanlar dükkanın önünde gelen geçen arabaları sayıyorum. Akşam olduğu zaman üvey babamla eve dönüyoruz. Üvey babam sadece beni değil dönüşümlü olarak kendi çocuklarını da nalbura götürüyor. Günler benim için böyle akıp gidiyor.

Yedi yaşımda okul heyacanı. Siyah önlük beyaz yaka içinde pırıl pırıl okula gidişim. Okul yıllarımda çok başarılı bir çocuğum. Övgüler annemi notlarım üvey babamı sevindiriyor. Benim için harcanan para boşa gitmiyor. Öğretmeni bugün “Uslu, defteri pırıl pırıl, pantolon ütüsünü hiç mi bozmuyor diye soruyorum kendi kendime” dedi Cenk için. Masanın alay konusu oluyorum üvey ağabeylerim tarafımdan. Onlar her gün sökük önlüklerle, yaka paça dağılmış, pantolon toz toprak içinde eve dönüyorlar. Annem uyarılarda bulunsa da onlara da vurmuyor hiç.

Arkadaşlarım kızlar. Teneffüslerde bahçede ip atlıyoruz. Bazen ben onları seyrediyorum. Beraber geziyoruz ama bir süre yalnızlaşıyorum. Bahçeye inmem gerekirse beş dakika bahçe korkuluklarına yapışıp dışarıyı seyrediyorum, zille beraber hemen sınıfıma çıkıyorum. Tuvalete girmemeye çalışıyorum okulda. Burada tuhaf şakalar yapıyorlar çocuklar birbirlerine. Anlamadığım anlamak istemediğim. Birbirlerini ıslatıyorlar. Pandik atıyorlar birbirlerine. Küfürlü konuşuyorlar. Eve döndüğümde anneme babama anlatıyorum bazen. Babam “Sizde yapıyor musunuz lan?” diye soruyor oğullarına. “Asla” diye cevaplıyorlar ama bir keresinde Baran’ı çocuğun tekinin kulağını ısırırken görmüştüm. Söylemiyorum elbette bu gördüğümü. Babam tehdit ediyor. “Kafanızı kırarım, şikayet istemiyorum.” O kadar yaramaz görünümlerine rağmen onlardan da şikayet gelmiyor. Demek ki sadece arkadaşları arasında birbirlerini idare edici şakalar yapıyorlar birbirlerine. Dışarı taşmıyor bu şakalar. Öğretmene veya idareye ulaştırılacak kadar büyük ve problemli olmuyor.

İlkokul başarılı bir şekilde geçip bitiyor. Ortaokul zamanları geliyor benim için. Baran ve Ahmet okumuyorlar. Babaları birini marangoz yanına birini konfeksiyona yerleştiriyor. Diğer ikisinden Selim lise 1.sınıfta ve Salih ortaokul sonda.

Nalbur benim ikinci adresim artık. Erkeklerin sohbetini ayrımsayarak dinliyorum. Neler anlatıyorlar öyle… Ama ben onların anlattığı kızlara ilgi duymuyorum. Onlar kimlerle beraber olduklarını anlatıyorlar ballandıra ballandıra. Bazen adamlardan biri dalıp anlatımı iyice abarttığında oradakilerden biri benim varlığımı işaret ediyor. Aman boşver o da erkek, diyor anlatıcı ve devam ediyor.

Karısı evde olmadığı zamanlarda eve kadın çağıranlar, pavyondaki konsomatriste fazladan para verip masa altından kasığını okşattığını anlatmalar, sokakta gördüğü mini etekli için aletinin nasıl kalktığını söyleyenler, içki masasındayken tv’da gördüğü dansözü hayal edip gece karısıyla o hayalle beraber olanlar…. Erkekler belli ki seksi çok seviyorlardı. Bunların sohbetleri hep böyle mi canım diye düşünmeden edemesem de futbol, arabalar, para ve seks konuları arasında en heyecanla beklediğim seks konuşmaları olurdu. Babam burada konuşulan burada kalır, eve taşımak yok, erkekliğin kurallarından bu, derdi eve giderken. Bazen elini pantolon önüne atar aletini uzun uzun kaşırdı. İlk başlarda ne yaptığını

anlamlandıramamıştım ama bu durum onun yanında yürürken bana utanç veriyordu. Kaç sefer “Çek elini oradan” demek gelirdi içimden ama söyleyemezdim elbette. Beraber eve girerdik. O tuvalete gider, yemeğini yer, duşunu alır, kumandayı eline alıp haberlere dalar giderdi. Ben de içeride annemin kıyafetlerine uzun uzun bakar, artık büyüdüğüm ve normları az çok bildiğim için herkes varken giymeye cesaret edemezdim. İçim giderdi o saten kırmızı geceliğe. En çok kırmızıyı sevişim bundandır hala. Kırmızı ayakkabı ve saten gecelik gardırobumun vazgeçilmezleri arasındadır. Kıyafetlere bakar, eşofmanlarımı giyer salona gelirdim ben de. Annem bir köşede dantelini örer, ben de elimde kitabım sayfaları karıştırırken arada babama arada anneme bakardım ne yapıyorlar diye ama sessizlik bozulmaz, aralarında konuşma olmazdı.

Biraz sonra ağabeylerim de eve sökün eder, onların kendi aralarındaki konuşmaları eve canlılık getirirdi. Hareketlerimden ve konuşmamdan dolayı birkaç kez “Naber kız” gibi hitaplara maruz kalsam da babamın yasaklamasıyla bir daha bu tür hitaplar duyulmazdı. Farkında mıydım yoksa farkına varmak istemiyordum bilmiyorum üvey babam bana karşı korumacı bir tavır içindeydi…

Günlerim okul, ev ve nalbur arasında geçiyordu. Mahmut, istersem artık nalbura gelmeyebileceğimi, kendimi tamamen okula ve derslerime verebileceğimi söylemişti. Bense nalburdan uzak kalmak istemiyordum. Orası benim için ayrı bir dünyaydı. Erkeklerin dünyasından uzak kalamazdım. Onlara hem çok uzak hem de çok yakındım.

Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra üvey babamla yola çıkıyorduk. Dükkana gelene kadar üvey babamın sabah işe giden kızlara bakışı gözümden kaçmazdı, sonradan farkedecektim ki baktığı sadece kızların kalçaları değilmiş. Tombul ve kalçası güzel erkeklere de bakıyordu.

Dükkana yaklaştığımızda bugün, dün gelen yeni malları depoda düzenleyeceğini, kendisine yardım için Caner’in de geleceğini söyledi. Caner, hareketleri bana benzeyen, Bulgaristan göçmeni, sarışın süt beyazlığında bir gençti. 20-21 yaşlarında var yoktu. Askerden yeni geldiğini biliyordum. Zaman zaman dükkana gelir, babamla depoda düzenleme yaparlardı. “Biz Canerle çalışırken sen de gelen gidenle ilgilenirsin.” dedi. Sorun yoktu. Ben nalburdan, yaptığım işten, bu dükkanda olmaktan son derece zevk alıyordum.

Ayrıca dükkana gelip gidenleri de tanıyordum artık. Kasap Nuri, Mobilyacı İhsan, iddia bayisi Murat, tüpçü Ercan… Babam kadar benimle de samimice ve dostça konuşurlardı. Kız gibi hareketlerime zaman zaman bıyık altından güldüklerine tanıklık ediyordum elbette. Sadece bıyık altından gülmekle kalmayanlar da vardı. Tüpçü Ercan bir keresinde “Kırıtma lan, erkek gibi konuş, sikerim bacağını” demişti. Babam ve yanındakiler gülmüşler, sonra tüpçü Ercan da gülmüş ve sohbet Ercan’ın geçen gün tüp bağlamaya gittiği evdeki genç kızın kendisine verdiği frikikleri anlatmasıyla yön değiştirmişti.

Kız o tüpü bağlarken eğilip aleti pantolon önünde sıkışınca oraya nasıl bakmış, birden başını kaldırınca kız aniden gözlerini nereye kaçıracağını bilememiş. Başlangıçta ne olduğunu anlayamasa da az sonra kafasına dank eden Ercan kızı denemek için onun içeri gitmesini fırsat bilip pantolonunu az aşağı çekmiş ve kız tekrar gelince tüpü itiyormuş gibi yapıp tişörtünden göbeğini göstermiş. Kız iştahla bakıyormuş, bu kez temkinli Ercan olayı anlamış ama kızın küçük olmasından korkmuş. “Of ulan fıstık fıstık. Bak anlatırken bile durmuyor bizim çavuş” diyordu.
Çavuş derken erkeklerin penislerine taktığı isimlerden birinden söz ediyordu elbette. Erkek dünyası kendi içlerinde bolca metaforu da barındırıyordu. Kadınların organlarından söz ederken şeftali, kara incir, bal kutusu, hazine, kara kuyu gibi benzetmeler kullanan erkekler kendi organları için balta sapı, keser sapı, sopa, çavuş, mutluluk çubuğu, hanım çivisi, bizim küçük oğlan, bizim oğlan, ufaklık gibi benzetmelerde bulunuyorlardı. Benim yakında ve onları dinlediğimi hissettikleri yerlerde kullanılan çavuş ya da bizim küçük oğlan oluyordu.

Bazen onların bu konuşmalarını banyoda hayal eder, kadın konumundaki kişinin yerine kendimi koyar ve kendimi tatmin etmeye çalışırdım.
Ercan’ın bu anlattığı olayın bana bir gönderme olup olmadığını hep düşünmüşümdür. 13-14 yaşlarında olduğum o zamanda artık erkeklerin penislerine gözüm kayıyor, bakmak istemesem bile bakışlarımı bir süre sonra oraya bakarken buluyordum. Bu bana inanılmaz bir haz veriyordu. Oyun gibiydi. Her erkekte bambaşka bir görüntü oluşturan bacak arası benim için zengin bir mastürbasyon hayal kaynağı da oluşturuyordu. Ercan belki benim de bacak arasına bakışlarımı farketmişti ama “kız gibi” de olsam sonunda “erkek” olduğumu düşündüğü için bunu konu etmemişti. Belki de benim olmadığım bir yerde çok samimi arkadaşına o kızı anlattığı gibi beni de anlatmıştır. Ercan çok dikkatli ve zeki bir adamdı. Sürekli ağız arar, karşısındakini tanıma ve tanımlama konusunda iddialı olduğunu hissettirirdi. Sonradan evimize de gelecek, babamın vazgeçilmez rakı arkadaşlarından biri olacaktı.

Ben dükkanda cumartesi günü keyfi yaparken ve bunları düşünürken popomun sızladığını hissederdim. Gerçek bir kız gibi hayalleri kurar. Hayalen bambaşka diyarlara gider, orada tamamen kız olurdum.

Bu hayallere dalmışken alınmış kaşlarıyla ve ışık gibi göz kamaştıran beyazlığıyla Caner’in nalbura girdiğini farketmemişim bile. “Merhaba Cenk” diye verdiği selamla uyanıyorum hayal aleminden “Merhaba” diyorum ben de. Babamı soruyor, kahveye kadar gitti, gelir, diyorum. Oturuyor ben teklif etmesem de. Aslında yabancısı değil buranın. Babamın onu oğulları kadar sevdiğini düşünmüşümdür. Ona bakarken gözlerinin içinin güldüğünü anlamayacak olan olabilir mi sanmam. Caner’in yanından ayırmadığı bir çantası da var. Ufak hem omuza asılabilen hem bele bağlanabilen. Çantasından sigara çıkarıyor. “Rahatsız etmem değil mi tatlım” deyip cevabı beklemeden sigarasını yakıyor. Kendi geleceğimi Caner’de görüyorum. Ben de demek ki 20-21 yaşlarıma geldiğimde Caner gibi olacağım ya da daha fazla kırılgan ve kırıtık. Caner o dönem için oldukça bakımlı biri. Saçlarını kat kat kestiriyor. Onu başka saç modeliyle hatırlamıyorum. Tırnakları manikürden geçmişçesine düzgün. Kaşları alınmış.
“Ooo Caner, hoş geldin özlettin kendini. Hiç uğramıyorsun ya, çağırmasak gelmeyeceksin hiç” Babam öpmek için Caner’e doğru ilerlerken konuşuyor bir yandan. “Canerciğim ne içersin? Cenk hemen getirsin sana.” Çıkıyorum kahveye doğru giderken Caner’e hizmet etmek durumunda kaldığım için lanet ediyorum. Hayatımın geri kalanında da annem hariç kadınlara ve kadınsılara hizmet etmek istemememin ve onlar için bir şey yaparken zorla yapmamın kökleri bu yaşadığıma dayanıyor belki de. Ben onları dinlemek ve gözlemek isterken birden babamın emriyle dükkandan çay almak için kahveye gidiyorum ve elimde çaylarla dönüyorum. Babam tek elini Caner’in bacağına koymuş. O yaşlardaki bir çocuğun anlamayacağını düşünseler de konunun değiştiğini, ben içeri girince başka bir konuya geçildiğini farkediyorum.

Bilenler bilir, kadınsı ruh taşıyan bireyler hassas ve olayları anlamlandırma konusunda çocuk yaşlardan itibaren “kadınsılık”a has bir duyum geliştirirler. Bu yıllar boyunca sürer. Yaş ilerledikçe yaşam deneyimleri de buna eklenince kadınsı birey detaylar ve saklananları anlama konusunda uzmanlaşır.

Benim oradaki durumu anlamam, ancak saf ve temiz biri, aynı zamanda hala ne olursa olsun çocuk olduğumdan, babama toz kondurmak istememem gibi nedenlerden dolayı “Bana öyle gelmiştir” deyip geçiştiriyorum ama olayın hiç de “Bana öyle gelmiş” boyutunda olmadığını çok yakında öğreneceğim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir